Güzellik Kavramının Kökenleri

Güzel Nedir /Kimdir?

Güzellik soyut bir kavramdır. “Güzel olmaya çalışan kişiye ve kişiyi güzel bulana   göre değişen”,   göreceli bir anlam taşır.   “Güzel nedir  ? ” sorusunun temeli felsefe literatürüne  dayanmakta ve “güzel kavramı”   felsefe literatüründe estetik biliminin   içinde incelenmektedir (Kesim & Kar, 2010:174-175). Felsefedeki tanımından yola çıkarak estetik; güzel, komik, çirkin, zarif, ilginç gibi   değerler bilim idir. Her estetik tavır ve  bundan doğan haz   (beğeni), duyusal bir temele dayanır; ancak bu yalın bir duyusal uyarıma değil, aksine bilgi yetilerimize olan duyarlılık ile zihin arasındaki uyuma bağlıdır (Tunalı, 2001:132). Ancak güzeli tanımlamak hiç de kolay değil dir.

Güzel olan bir şey bir kelebek, bir çiçek, bir sanat eseri, bir doğa manzarası gibi yaşamın içindeki görüngülerin somut varlığıyla; ya da zarafet, fazilet, erdem, iyilik, doğruluk gibi soyut (etik) değerlerle algılanır. Avrupa’da güzellik kavramı bir resimle ifade edilirken; Japon Zen geleneğinde   güzellik, sanat objesinin bitmiş görünüşünden çok  , ressamın fırçayı eline alışındaki zarafetiyle ya da bir çay töreninde çayın fincan a dolduruluşuyla ölçüle  bilir.

Güzelin, güzelliğini açıklamak zor bir sorundur. Tarih içinde “güzel nedir ?” sorusuna ilk olarak Yunan filozofları tarafından yapısal ve biçimsel yanıtlar aranmıştır. Güzelliği , doğadan yola çıkarak insanın bedeni ve kişiliğinde arayan ilk filozoflar, ona estetik  bir anlayış getirmiş ve kuramlarla açıklamaya çalışmışlardır.

Güzelliği sorunsal boyutta ve felsefenin bir o  bjesi olarak ilk kez ele alan filozof, Platon olarak bilinir. Platon da hocası Sokrat gibi gençlik döneminde güzelliği, iyilik ve doğruluk gibi etik değerlerle açıklamış,   ancak yaşlılık   evresinde ise geometrik oranlara dayalı ilkelerle tanımlamaya   çalışmıştır (Tunalı,  2001:144) . Platon’un   ardından Aristoteles güzelin başlıca ölçütlerini düzen, oran ve açıklık olarak   dile getirir (Ziss, 2009:155). Çiçero ise güzelliği “  Bedendeki belirli b ir simetri ve renk hoşluğu ” (Öğdül, 2010:9) şeklinde tanımlanmıştır.

Genel olarak değerlendirildiğinde Sokrat, Platon, Aristoteles, Çiçero, Plotinus, Augustine, Aquinas, Ficino, Shaftesbury tarafından “ Estetik Felsefesi ”   olarak bilinen güzellik kavramı , ahlaki erdemlerle ilgili ruh (davranış)  g üzelliğiyle ve estetik ölçüle rinin bir deng e içinde [ki]  bütünlüğü şeklinde yorum la nır   (Ergenekon, 2002: 13). Kısacası , “güzellik nedir  ? ”   sorusuna cevap arayan Yunan filozoflarının hemen hepsinin oran, denge ve uyum (ahenk, harmoni) kavramları üzerinde birleştiği söylenebilir.

Yunan kent devletlerinin sona ermesinin ardından,   Roma İmparatorluğu döneminde, Helenistik felsefesinin en büyük okullarından biri olan ve İ.Ö. 336 yılında Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan Stoa   öğ retisinde de ahlaki (etik) değerler ön plandadır. Büyük İskender’in fetihleri sonucu Yunan ve Doğu kültürlerinin içe içe geçen zenginliğinin yaşandığı “ Helenistik  ”   dönemde , mitolojik tanrıları simgeleyen   güzel  erkek heykelleri yapılmıştır. Dönemin sonlarına doğru heykellerdeki güzellik ve görkemi açıklayan ve güzelliğin ölçüsü olarak ele alınması gereken yepyeni bir denklem  ortaya çıkmıştır: “Oran Kuramları”.   Çalışmanın omurgasını oluşturan “ideal güzellik” kavramının  belirli bir ölçüyle ilint ili olup olma dığını anlamak amacıyla   “güzellik oranları”  da incelenecektir.

İdeal Güzellik

Sanatın çeşitli alanlarında insan bedeninin çizimi, anatomi bilgisi, gözlem ve insan vücudunun ayrıntılı incelenmesi sonucunda bazı ideal oranlara ulaşılmıştır.   Güzelliği açıkla maya yardımcı olmak amacıyla ilk olarak    “simetri”, “ kanon ” (kesit) ve “altın oran”   gibi ölçüler kullanılmıştır. Öyleyse “ideal güzellik”in   ölçüleri neye göre belirlenmiştir?

Her şeyin başlangıcının “sayı” olduğunu ortaya ata n ilk filozof Pisagor  ’d ur (M.Ö.  580- M.Ö. 500). Pisagor’la birlikte kozmolojiyi, matematiği, doğa bilimlerini ve estetiği aynı şemsiye altında toplayan   “estetik  – matematik” bakış doğar: “ Evrendeki her şey düzenli olduğu için vardır, düzenlidir;   çünkü başlı başına varlığın ve güzelliğin en   temel koşulu olan matematik yasalarının gerçekleşmesini ifade eder” (Eco, 2006:61) . D oğru uyarlanmış  bir şey, ortak kanı uyarınca,  “güzel” olarak değerlendirilir.

Pisagorcu sanatçılar kadın güzelliğini doğru oran ve simetri koşuluna dayandırmak amacıyla gözleri ve belli belirsiz tebessümle kıvrılan dudakların uçlarını eşit ve simetrik yontmuş,   göğüsleri aynı büyüklükte göstermiş, saç örgülerini eşit dağıtmış,  kollara ve bac aklara eşit doğruluğu vermiştir   (Eco, 2006:73-74). Antik Yunan sanatçılarının kadın    bedeninde oran ve düzen arayışı nda, sadece güzellik ideallerini amaçladığını   söylemek tartışmalıdır.

Önceleri Paleolitik dönemin “ ana tanrıça” kültü (tapınımı) izlerinin görüldüğü Yunan sanatında cinselliğin kullanımı, zamanla azımsanmayacak ölçüde değişime uğramıştır. Bu değişime aracı  olan matematiksel kuramlarca bedenin yalnızca fiziksel görünüşü   düzene sokulmamış , ahlaksal değerleri n gösterildiği bir sembole dönüştüğü de düşünülür.

Çıplaklığıyla tanınan Yunan sanatı, içinde çelişkiler     barındıran ve Batının referans aldığı ilk kültürdür. Yunan sanatı bir beden tapınımını çağrıştırmasına rağmen, eski toplumların kadın heykellerinde dolgunca oyulmuş genital bölgeler, kimi heykellerde giysi kıvrımlarıyla örtülmüştür  . Yunan yasalarınca desteklenen kadının k  amusal yaşamın dışında tutulması   örneğinden yola çıkılacak olunursa ; kimi feminist sosyologlar tarafından bu çelişki , ana tanrıça kültünün terk edilip, ataerkil düzene   geçiş le açıklanmıştır  . Bu dönemde “çıplaklık” , erkeğe özgü ve i çinde pek çok anlam barındıran   “ideal erkek” heykelleriyle  de simgeleştirilmiştir.

Erkeklerin çıplaklığa kadınlardan daha yakın olmaları,   onların retorik güçlerini ortaya çıkaran “yaşam  enerjisini ”   dışarıya vuran bir beden ısısı kuramınca  destekle nmiştir  . Kuram, beden ısısının yaşam enerjisi olarak algılandığı Antik Yunanda, kadın vücudunun ısısının  erk  eğe göre düşük olması sebebiyle, biyolojik sıralamada kadınların  erkeklerden aşağıda görülmesiyle açıklanı r (Yıldırım, 2008:26 -36). Bu bilgi kadının, tek tanrılı dinl erden önce , toplumsal konumundaki ikincil kurulumununYunan sanatıyla   hızlandığını doğrular niteliktedir.

“İdeal güzellik”in önceleri sadece kadın cinsinde aranmadığı ve matem at iğe dayanan formülü olduğu   görülmektedir  . Kadın bedeninin heykeller ve resimler aracılığıyla ide alize edilmesi ana soylu dönemden kalma bir pra tik olabilir. Ne var ki burada kadına verilen değerin   düşüşü söz konusudur. Kadının , ana tanrıça olarak yücelttiği   dönemden kopuş , en belirgin olarak Antik Yunan’da izlenmektedir. Ancak bu dönemde   güzellik   anl ayışı, tüketim çağında yaşanılanın   aksine salt fiziksel görünüşü   değil, anlamlı bir  bütünlüğü de yan sıtmaktadır.

Yıldırım’a göre M.Ö.  4. yüzyılda   ünlü heykeltıraş Polykleitos’un , bedeni n evrensel bir formülünü aradığı   “ kanon ”un da bu ilkeyi görmek mümkündür. Çağdaşlarının çoğu gibi,   sayıları n insan formunun ve doğanın   kavranışında , temel anlama aracı   olduğuna inanan Polykleitos’ a göre   sayılar ve onların rasyonel dizileri,  do ğalarında  ahlaki ve be lki de sihirli güçler içerir  . Bu güç ler  i anlatmak için   kullanı lan ilk kavram, “simetri” dir. Burada kullanılan  simetri , tıp bilgini Gallen’in bahsettiği gibi  p arçaların bütüne, bütünün    parçaları na u yumları  sonucu ortaya çıkan  matematiksel uyumun simetrisidir (Yıldırım,  2008:30-33). Bu kavram belki de kozmetik/estetik cerrahinin  bedende ve yüzde bulunan asimetrik böl geleri, kusur olarak kabul edip, simetrik  bir forma dönüştürme çabasını anlaşılır kılmaktadır.

Polykleitos’un simetri   düşüncesi   kalokagathia 13   kavramında da kendini bulur. Zaten “ kanon ” un amacı  bu ülküye ulaş abilmektir. İyilik ancak yaşamdaki gibi, bütün    parçaların birbirleri  ve  bütününde uyumuyla   mümkündür. Yunan ölçülülüğünün sembolü ve nerdeyse tüm sanat tarihi boyunca insanın ideal gösteriminin temel birimlerini, kendi çatısı altında toplayacak kada r zaman sız bir kavrama dönüşen kanon (Yıldırım, 2008: 33), müzik ve edebiyat alanında sayıların insan formu üzerindeki etkileri ni gösteren  ve Yunanca dan Batı dillerine geçen  bir kavramdır.

Etimolojik olarak Arapça   “  ānūn ”  (yasa) ve Yunanca “ kanōn ”   (kilise yasası)  köklerinden Türkçeye  gel en kanon, Fransızcada “ canon ”   olarak okunmaktadı r. Y apısı olmayan bir şeye sınırlar çizerek sayılar üzerinden  biçim kazandırma anlamına gelen kanon , modül adı verilen bir ölçü biriminden yararlanılarak insan vücudunun oranlarını s aptamaya yarayan bir sistemdir (Öğdül, 2010:8). Sanat çılar tarafından kullanılan   “ kanon ölçüleri”ne göre kadın bedeninin ideal oranları (erkeklerden farklı olarak) şu şekilde saptanmıştır:

  • Kadının başı, erkeğinkinden daha küçüktür.  
  • Kadın omuzları, erkeğin omuzlarından daha dardır.
  • Göğüsler daha aşağıda, meme uçları da erkeğe göre biraz daha aşağıdadır.
  • Kadın beli erkek belinden daha incedir.
  • Göbek deliği daha aşağıdadır.
  • Kalçalar nispeten daha büyüktür.
  • Çene ile meme ucu mesafesi    bir baş yüksekliği kadardır   (MEGEP, 2008:5).

Kanon ve simetriyi kozmetik/estetik cerrahide n önce sanatçıların kullanmış   olması sebebiyle,  bugün cerrahların kadın bedenine bir heykel gibi biçim verme isteği bize , bu sanatçılardan etkilenmiş olmalarını düşündürmektedir  . Zaten çoğu cerrah böyle bir anlayışı   dile getirmekte, kadınları güzelleştirme isteğinde matematiksel ölçüler  i ön plana çık  ar  maktadır  lar. B ugün estetik cerrahların çoğunluğu ilginçtir   ki erkektir.


Praksiteles’in Datça ya da Antik 
 
adıyla Knidos’ta ünlenen ve tarihteki ilk çıplak tanrıça
heykeli,
“Knidos’lu Afrodit”
http://www.arkeolojidunyasi.com, 2010).

“İdeal güzellik”   denilen kavramın nasıl var olduğunu ve hangi ölçülerl e ifade edildiğini anlamaya yardımcı olan bir diğer kuram   “altın o ran ”dır.   Güzellik ölçüsü o larak adlandırılan altın oran, Platon ve benzeri düşünürlerin diğer canlı varlıklarda olduğu  gibi, insan yapısında  ilah i ve mistik bir ölçü olduğu  sezgisiyle birlikte gelişmişt ir (Ergenekon, 2002:12). Peki, altın o ran nedir ve kusursuz güzellik arayışının oluşumunda bir ilgisi var mıdır  ?

Altın o ran, insan bedeninde olduğu gibi   canlı (organik) yapılarda 15 , salyangozun kabuğunda , arı kovanında, kar taneleri dokusunda, ay çekirdeğin de de gözlemlenmektedir.

İtalyan matematikçisi Leonardo Fibonacci’nin (1202) adını verdiği  ve 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, …=> ∞ (sonsuz)’dan oluşan sayısı dizisine göre, dizi deki her sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamına eşittir ve her sayının bir öncekine oranı 16   Fibonacci (f veya Φ) altın oran olarak bilinir (Güvenç,  Bilim Teknik Dergisi, t.y). Formüle göre salyangozun kabuğu  bir düzleme aktarıldığında, bu düzlem bir dikdörtgen oluşturmakta ve bu dikdörtgenin  boyunun eni ne oranı altın oranı  vermektedir. İnsan vüc udunda bulunan altın  oranlar şu şekildedir:

  • Burun genişliği ile ağız genişliği arasındaki oran altındır.
  • İnsan yüzünün oturduğu dikdörtgen kenarlarının birbirine ya da başka bir tanımla yüz yüksekliğinin (a) yüzün enine (b) oranı altındır (a/b= Φ).
  • Göbek deliğinin yeri, bedeni birbirine oranı altın olan iki parçaya ayırır (a:boy, b:göbek deliğinden aşağısı, a/b= Φ).
  • Memenin tabanı ile yüksekliği arasındaki oran altındır.
  • Parmakların üst boğumunun alt boğumuna ya da parmağın tamamı n ın üst boğuma oranı altındır,   vb… (Karacalar, 2010)

Estetik güzelliğin matematiği  olarak yorumlanan a ltın oran,   doğanın ve insan  bedenin kusursuz ölçülerinden esinlenen Rön esans ve M odern dönemin pek çok düşünürü ve sanatçısı tarafından   kullanılmıştır.

İdeal güzellik kavramının oluşumunda doğaya duyulan hayranlığın sonucu oluşturulan kusursuzluk idealinin , sanatçılar tarafından yapıtlarına formülize edildiği görülmek  tedir. Ortaçağ’da bedenin ve ruhun Tanrısal güzelliği yansıttığını belirten ve bunları sayılara dayandıran matematiksel incelemeler doruk noktasını   Rönesans   döneminde yaşamıştır (Eco, 2006:80 -87). Heykelden, resim sanatına geçişte,   ideal güzelliğe yine tan rısal kusursuzluk anlayışı  eklenecektir.

Hıristiyan inanç ve uygulamalarının baskın olduğu Ortaçağ’da , kadın bedeninin çıplak resmedilişinin   uyandırdığı hayranlık ile   günahkâr   ilan edilmesi  bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.

Nasıl ve hangi şartlar altında böyle bir ikilik ortaya çıkmıştır?   Ortaçağ’ da egemen sınıfın sivil topluma kendi ahlakı, gelenekleri, dinsel ve politik pratikleri doğrultusunda yönlendirmesi, Gramsci’nin hegemonya kavramıyla da açıklanabilmektedir ki, hegemonya  bireye ve devlete aracılık  eden özel kurumlar ile sivil toplumun içinde yaratılır   (Swingewood, [1991] 1998:247). Bu  bağlamda Ortaçağ’da dini kurumlar aracılığıyla , H ı ristiyan toplumu nu birleştirme ve yönlendirme   amacıyla kolektif iradeyi örgütleyen bir dünya görüşü  egemen konuma ge çmektedir.

Gramcsi’ nin tam da kapitalizm iç inde, tâbi   grupların kendi çıkarlarını ifa de eden, kendi dünya görüşünü inşa etmelerini sağlayan kurumların , kendinden rızaya dayalı egemenliğini anlatmaya çalıştığı  hegemonya kavramı, “modern güzellik” çözülmesin de de yer bulmaktadır. Kısacası h egemonik i ktidarın cinselliği , soya bağlı bir üreme düzenine sokmak istemesinde din kurumlarının işlevinin incelenmesi, ataerkinin farklı toplumsal yapılara eklemlenerek kadınların toplumsal roller  i üzerindeki etkisini  anlamaya da yardımcı olacaktır.

Kaynak: Ebru Güzel (Kültürel Bağlamda Kadın ve Güzellik)

 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir